Bazen bir ülke sadece gezilecek yerlerden ibaret değildir; insanın ruhuna dokunan, geçmişle bugün arasında sessiz bir köprü kuran bir deneyime dönüşür. Mısır benim için tam olarak böyle bir yolculuktu.
Mısır… Kuzey Afrika’nın kalbinde, insanlık tarihinin en eski uygarlıklarından birinin doğduğu topraklar. Kahire’nin kalabalığında yürürken Nil Nehri’nin çevresinde şekillenen hayatı ve binlerce yıllık geçmişin izlerini aynı anda hissediyorsunuz. Bu ülkede her taşın, her sokağın, her tapınağın bir hikâyesi var. Benim için bu yolculuk yalnızca bir gezi değil, zamanın içinden geçen bir deneyim gibiydi.
Sina Yarımadası’nda, Kızıldeniz kıyısındaki Şarm El-Şeyh’te bu hikâyenin ilk sayfaları açıldı. Kızıldeniz’e ilk adım attığımda suyun o canlı turkuaz rengi gerçekten büyüleyiciydi. Şnorkelle suyun altına indiğimde ise kendimi bambaşka bir dünyada buldum. Rengârenk mercanlar, ışığın suyun içinde kırılarak oluşturduğu o dans ve etrafımda dolaşan balıklar… Her dalış sanki başka bir gezegene yapılan kısa bir yolculuk gibiydi.
Çölde yaptığım safari ise Mısır’ın bambaşka bir yüzünü gösterdi bana. ATV ile altın sarısı kum tepeleri arasında ilerlerken rüzgâr yüzüme çarpıyor, etrafımı ise tarifsiz bir sessizlik sarıyordu. Bedevilerin kampında içtiğim bir bardak çay ve çölde izlediğim gün batımı, bu toprakların vahşi ama büyüleyici ruhunu hissettirdi. Çölde deveye binmek ise ayrı bir maceraydı. İtiraf etmeliyim, biraz korkuyordum. Devem oldukça inatçıydı; ne zaman ilerlemesini istesem geri gidiyor, ne zaman durmasını istesem hızlanıyordu. Ama o küçük mücadele bile bana çölün ritmini ve sabrını öğretti.
Şarm El-Şeyh’te günün en özel anı ise Farsha Café’de gün batımını izlemekti. Kayalıkların üzerine kurulmuş terastan Kızıldeniz’e bakarken güneş yavaş yavaş batmaya başlıyor. Saatler 17.30 civarında, ışık denizin üzerine altın bir perde gibi düşüyor ve suyun üstünde parıltılarla dans ediyor. Hafif esen rüzgâr, dalga sesleri ve fonda çalan müzik… Bir yudum kahveyle birlikte zamanın bazen gerçekten durabildiğini hissediyorsunuz.
Kahire ise bambaşka bir dünya. Kalabalığı, pazarları ve hiç bitmeyen enerjisiyle insanı hemen içine çekiyor. Ama bu hareketli şehrin içinde zamanın durduğu bir yer var: Khan el-Khalili Çarşısı’ndaki El Fishawy Café. Burası sadece bir kafe değil; Mısır’ın kahve kültürünün yaşayan bir simgesi. Dar sokaklardan geçip içeri girdiğinizde antika aynalar, küçük masalar ve nargile dumanı arasında tarihin fısıltısını duyuyorsunuz. Nobel ödüllü yazar Naguib Mahfouz’dan Mısır Kralı Faruk’a kadar pek çok önemli isim burada oturmuş, sohbet etmiş. Türkiye’den Mehmet Akif Ersoy’un da Kahire’de yaşadığı yıllarda bu kafeye uğradığı söylenir. Orada otururken sanki geçmişten gelen bir sohbetin ortasında gibi hissettim.
Kahire’de beni gülümseten küçük bir anı da oldu. Türk olduğumu anlayan bazı insanlar gülerek “Hasan Şaş yavaş yavaş” diye sesleniyordu. Futbolun ülkeler arasında kurduğu o sıcak bağın küçük ama samimi bir yansımasıydı bu.
Şehrin en etkileyici yapılarından biri ise El-Ezher Camii oldu. 970–972 yılları arasında Fatımîler tarafından inşa edilen bu cami, İslam dünyasının en eski ve en önemli eğitim merkezlerinden biri olan El-Ezher Üniversitesi’nin kalbi. Farklı dönemlerde yapılan eklemeler sayesinde Fatımî, Memlük ve Osmanlı mimarisinin izlerini aynı yapıda görmek mümkün.
Kahire’nin büyüsü ise Giza Piramitleri ile tamamlanıyor. M.Ö. 2600’lü yıllarda firavunlar için inşa edilen bu dev yapılar insanlık tarihinin en büyük mühendislik başarılarından biri. Keops Piramidi yaklaşık 146 metre yüksekliğiyle en büyüğü ve yaklaşık 2,3 milyon taş bloktan oluştuğu kabul ediliyor. Kefren Piramidi’nin tepesinde hâlâ orijinal kaplama taşlarını görmek mümkün ve hemen önünde Sfenks yer alıyor. Mikerinos Piramidi ise diğerlerine göre daha küçük ama oldukça zarif. Piramitlerin önünde durduğunuzda güneşin taşlara vurmasıyla sanki binlerce yıllık hikâyeler kulağınıza fısıldıyor.
Kahire’deki Büyük Antik Mısır Müzesi ise tarihe dokunabileceğiniz en etkileyici yerlerden biri. Ramses II’nin dev heykeli, anıtsal eserlerle dolu merdivenleri ve binlerce yıllık objeleriyle müze adeta geçmişe açılan bir kapı gibi. Ama benim için en unutulmaz an Tutankhamun’un altın maskesiyle karşılaştığım andı. Camın arkasında duran o maske sanki üç bin yıl öncesinden size bakıyor. 1922 yılında neredeyse dokunulmamış halde bulunan mezarı sayesinde Tutankhamun’un altın hazineleri günümüze kadar ulaşabilmiş. Tahtlar, mücevherler, kolyeler ve savaş arabaları… Bunların hepsi sadece zenginlik göstergesi değil, Antik Mısırlıların ölümsüzlük inancının bir parçasıydı.
Nil kıyısındaki Luxor ise adeta dev bir açık hava müzesi gibi. Karnak Tapınağı’nın dev sütunları ve hiyerogliflerle dolu duvarları arasında yürürken kendinizi binlerce yıl öncesinde hissediyorsunuz. Akşam ışıklarıyla aydınlanan Luxor Tapınağı ise büyüleyici bir atmosfere bürünüyor. Dağın eteğine oyulmuş Hatşepsut Tapınağı ise Antik Mısır’ın güçlü kadın firavunlarından birinin hikâyesini anlatıyor. Erkek egemen bir dünyada tahtını koruyabilmek için bazen erkek sembolleri kullanmış olan Hatşepsut’un tapınağı, gücün ve zarafetin simgesi gibi duruyor.
Hurghada ise Kahire’nin kalabalığından sonra adeta bir nefes alma noktası gibi. Kızıldeniz’in berrak sularında yüzmek, mercanların ve rengârenk balıkların arasında süzülmek insanı bambaşka bir huzura götürüyor. Akşamları sahilde oturup çay içmek, denizin sesiyle birleşince zaman sanki yavaşlıyor.
Sina Çölü’nde ise bambaşka bir duygu yaşadım. Ayaklarımın altında altın sarısı kumlar, ufka kadar uzanan boşluk ve yoğun bir sessizlik… Güneş batarken gökyüzü yanıyor, ardından yıldızlar ortaya çıkıyor. O an insan kendini hem çok küçük hem de evrenin tam ortasında gibi hissediyor.
Mısır’ı anlamak için Nil Nehri’ni görmek de şart. 6.650 kilometrelik bu efsane nehir, Antik Mısır uygarlığını var eden bereketin kaynağıydı. Gün batımında Nil üzerinde süzülürken sanki tarihin kalbinden geçiyormuş gibi hissettim.
Mısır’dan ayrılırken geride bıraktığım yalnızca piramitler, tapınaklar ve müzeler değildi. Zamanın taşlara sinmiş sessizliği, Nil’in ağır akan sabrı ve minarelerle gökyüzü arasında asılı kalan dualar da benimle geldi. Bu topraklar bana yalnızca geçmişi anlatmadı; beni yavaşlattı, düşündürdü ve ruhuma dokundu. Ve şimdi biliyorum ki bazı yolculuklar bitmez… sadece insanın içinde yaşamaya devam eder.
Yorumlar
Kalan Karakter: