Kısa zaman önce tüm kalbimizle, iyi dileklerde bulunarak umut dolu yarınlar yaşayabilme isteğiyle kutladığımız yeniyıl coşkusunun yerini 2026 yılının bu ilk ayında yaşadığımız üzücü olaylar yeraldı.
Hepimizin derinden üzülmesine sebep olan;
Atlas Çağlayan.
Mattia Ahmet Minguzzi.
Ata Emre Akman.
Hakan Çakır.
Gençlerimizin vahim ölümleri.
Bu isimleri yan yana yazmak bile insanın içini burkuyor. Çünkü her biri, birer haber başlığı olmanın çok ötesinde; yarım kalmış bir hayatın, susturulmuş bir geleceğin adı. Ve daha da acısı, bu isimlerin artık “istisna” değil, neredeyse “alışıldık” bir şiddet zincirinin halkaları gibi anılıyor olması.
Cinayetler bireyseldir deriz çoğu zaman. “Psikopat”, “canavar”, “münferit olay” gibi kelimelerle rahatlatırız kendimizi. Oysa bu kadar çok benzer acı yaşanıyorsa, mesele bireysellikten çoktan çıkmıştır. Ortada toplumsal bir çöküşün işaret fişekleri yanıyordur.
Bu cinayetlerin ortak noktası yalnızca kaybedilen canlar değil; önlenebilir olmalarıdır. Görmezden gelinen uyarılar, ciddiye alınmayan tehditler, “bir şey olmaz” denilen şiddet dili… Hepsi bu tablonun parçası. Sonra “nasıl oldu?” diye soruyoruz. Oysa asıl soru şudur: Nasıl bu noktaya gelindi?
Bir ülkede gençler bu kadar kolay öldürülüyorsa, orada sadece katiller değil; sessizlik, kayıtsızlık ve cezasızlık da suç ortağıdır. Eğitimden adalete, medyadan aile yapısına kadar uzanan geniş bir sorumluluk alanından söz ediyoruz. Şiddeti normalleştiren dil, öfkeyi yücelten kültür, “güçlü olan haklıdır” anlayışı… Hepsi bir araya geldiğinde sonuç kaçınılmaz oluyor.
En tehlikelisi de şu: Alışıyoruz. Birkaç gün konuşuyor, birkaç gün öfkeleniyor, sonra başka bir gündeme geçiyoruz. Ta ki yeni bir isim eklenene kadar.
Ama her yeni isim, biraz daha eksilen bir toplum demek. Bir annenin sofrasında boş kalan sandalye, bir arkadaş grubunda yarım kalan kahkaha, bir gelecekte hiç yaşanamayacak ihtimaller demek.
Atlas, Mattia, Ata Emre, Hakan…
Onları yalnızca anmak yetmez. Onların ardından aynı düzeni sürdürmek, ikinci bir haksızlıktır.
Bu ülkede artık şu soruyla yüzleşmek zorundayız:
Biz kimi koruyamıyoruz?
Ve daha önemlisi: Neyi değiştirmeye cesaret edemiyoruz?
Çünkü gerçek adalet, bir cinayetten sonra verilen cezayla değil; bir cinayetin hiç işlenmemesiyle ölçülür.
Yorumlar
Kalan Karakter: