Hiç kimse ses çıkaramıyordu bu kasabada. Oysa her şey çok normal başlamıştı o
sabah. Sütçü ve gevrekçi geçmişti yollardan. Güneş her günkü gibi parlamıştı yine. Ama bir
şey eksikti. Kimse konuşamıyordu. Bu durum saat tam 12.00’de başlamıştı. İnsanlar şok
uğradı. Ne olduğunu anlayamadılar. Neden sesleri çıkmıyordu? Hem de bir iki insanın değil,
tüm kasabanın sesi çıkmıyordu. Ne yapacaklarını bilemediler. Önce lanetlendiklerini sandılar.
Tanrı onları cezalandırmıştı. Ama bu kasaba dini gerekliliklerini yerine getiren bir kasabaydı.
Tanrının onları cezalandırması için bir sebep yoktu. En azından onlar öyle düşünüyordu.
Bir anda herkes sokağa çıktı. İnsanlar diğerlerinin de konuşamadığını, sessizliğe
gömüldüğünü anladılar. Birbirleriyle yazarak konuştular ve o zaman bunu yapanın kasabanın
cadısı diye gördükleri bir kız çocuğu olduğunu düşündüler. Onlara göre kasabanın cadısı
onları lanetlemişti. Böylece cadıdan intikam almaya karar verdiler. Onu suçladılar. Doğruca
cadının evinin yolunu tuttular.
Cadının evinin kapısında kilit bile yoktu. Bunu herkes bilirdi. Nedeninin de cadının,
büyüsüne olan inancından kaynaklandığını düşünürlerdi. Hemen kapıyı yumruklamaya
başladılar. Küçük kız ninesiyle birlikte oturuyordu. Ninesi kapıyı açamayacağı için küçük kız
kapıya koştu ve açtı.
-Neler oluyor? Neden kapımı yumrukluyorsunuz? , diye sordu. Bunu duyunca insanlar
onun cadı olduğundan emin oldular. Çünkü kimsenin sesi çıkmıyor ve sadece bu küçük kız
konuşabiliyordu. O anda bütün bu olanların onun başının altından çıktığını anladılar.
Hemen kızı kollarından yakaladılar ve kasabanın meydanına kadar onu döve döve
getirdiler. Kız çığlıklar atıyor, ağlıyor ve ne olduğunu bir türlü anlayamıyordu.
-Neden bana vuruyorsunuz? Ben size ne yaptım? , dedikçe daha çok vuruyorlardı kıza.
Kız çığlık çığlığa bağırıyordu.
-Ne olur beni bırakın. Ben kötü hiçbir şey yapmadım. Ne olur vurmayın! İmdat!
Yardım edin! Yalvarırım bana zarar vermeyin. Ben kötü bir insan değilim, dedi küçük kız.
İnsanlarsa onun cadı olduğundan kesinlikle emindi. Hala konuşamıyorlardı ama bu küçük kız
hiç durmamacasına konuşuyordu.
Onu alıp kazığa bağladılar. Kız o anda ne olduğunu anladı. Onu yakacaklardı.
Gözlerinde yaşlarla, hıçkıra hıçkıra ağlıyordu kızcağız. Artık sesi çıkmıyordu. Olanı
kabullenmişti. Onu yakacaklardı ve onun bundan kurtuluşu olmayacaktı.
Oysa o bir cadı değildi. Sadece çok güzel, çok neşeli, çok iyi kalpli bir kız çocuğuydu.
Bakışlarında, oturup kalkmasında o kadar zarifti ki herkes onun kendini bu kadar çok
sevdirebildiği için aslında 350 yaşında, çocuk görünümlü bir cadı olduğunu düşünürdü.
Kızı yaktılar ve leş kargaları etlerini yesin diye onu kazıkta bıraktılar. Ama sesleri hala
yerine gelmemişti.
Bir adam televizyon izlerken. Tüm dünyada ‘sessizlik hastalığı’ olduğunu ve bir salgın
olarak yayıldığını öğrendi. Bu hastalıkta insanlar konuşamıyordu ve kızı yakmadan bir gün
önce festivalde tüm kasaba bu hastalığa yakalanmıştı. Sadece onlar önyargılı davranıp, neyin
ne olduğunu bilmeden, bir günahkar aramışlar ve bulmuşlardı. Bu günahkar o kızdı. Ama
aslında onun hiçbir suçu yoktu. Sadece festivalde tüm kasaba sessizlik hastalığına
yakalanmıştı.
Kızın ninesinin ağlamaktan göz yaşları kurumuştu ve bir karar verdi; tüm kasabayı
lanetleyecek ve büyüleyecekti. Çünkü bunu yapabilecek gerçek cadı oydu. İnsanlar kendi
kuyularını kendiler kazmışlardı. Ama bundan haberleri yoktu…
Yorumlar
Kalan Karakter: