Büyük şair Nazım Hikmet 'in bu dizeleri özellikle son bir haftadır hiç aklımdan çıkmıyor;
"... En güzel dünyaları yaktık ellerimizle
ve gözümüzde kaybettik ağlamayı :
bizi bir parça hazin ve dimdik bırakıp
gözyaşlarımız gittiler ve bundan dolayı
biz unuttuk bağışlamayı..."
Gerçekten unutup bağışlayabiliyor muyuz? Örneğin; on binlerce canı yitirdiğimiz 6 Şubat depremleri ve sonrasını. Deprem Haftası, depremin 3. yılı anma törenleri, acıyı dün yaşamışız gibi göz yaşlarının sel olduğu bir hafta olarak geçip gitti...! Sahi gitti mi? Yani, 4. Yıl dönümüne kadar gözyaşlarını silip, deprem gerçeğini unutalım mı?
Unutmayalım, çünkü; 6 Şubat 2023’te Kahramanmaraş merkezli depremler, Türkiye’nin yalnızca binalarının değil, kurumlarının, reflekslerinin ve vicdanının da ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. On binlerce insan hayatını kaybetti. Binlercesi, saatlerce hatta günlerce yardım gelmesini beklerken göçük altında can verdi. Üzerinden üç yıl geçti ve bugün hâlâ konteynerlerde yaşayan depremzedeler var. Deprem olmadan önce yapılması gerekenler, iktidar tarafından yine yeniden “sonra bakarız” listesine ertelendi. Yani, yeni bir felakete kadar. Sonra mı? Allah Korusun duaları ve o yine "geç kaldık" aldatmacası. Bu aldatmaya kanıp, susmak ise ne yaşadığımız değil, neyi kabul edip sustuğumuz ve yaşayacaklarımızın işaretleri.
Deprem sonrası gözaltına alınan müteahhitler, tutuklanan sorumlular kamuoyunda bir “hesap soruluyor” algısı yaratmanın ötesine geçmiyor. Ancak, geç ve eksik olduğunu görmemize de engel oluyor. Gerçek ise; yıkılan her binanın arkasında sadece bir müteahhit değil; ruhsat veren, denetlemeyen, görmezden gelen bir sistem var. Ve, siyasi iktidarın temsil ettiği bu sistem değişmedikçe, gerçek suçlular, sokakta oynarken cam kırmış çocuğa verilen sembolik bireysel cezaların yeni felaketleri engellemediğini artık kabul etmek gerekir
6 Şubat depremlerinin 3. yılında yeniden gündeme gelen "Kaybolan çocuklar nerede? " sorusuna cevap ararken, tüm dünya büyük, canımız yanmadan, midemiz bulanmadan okuyamadığımız Epstein dosyaları ile yüzleşti. Epstein olayı kız - erkek çocukların kullanıldığı salt bireysel sapkınlıkların, “ahlaksız birkaç zenginin” hikâyesi değil. Bu dosyalara bakınca (saldırganların adı sansürlü, kurbanların adı açık; dosyaların çoğu hâlâ kilit altında) kapitalist ve erkek egemen uygarlığın resimlerinden birini görüyoruz: Dünyayı yöneten bir “süper-sınıf” (yüzde 94 erkek, ortalama yaş 58) gücü kolektif biçimde kullanıyor. Gerek gördüğü anda, hukuki, ahlaki normları askıya alarak özellikle kız çocuklarını utanmadan, vicdanları sızlamadan, tecavüz, fiziki şiddet, hatta belki cinayet ve organ trafiği yoluyla istismar ediyor.
Bütün dünyayı sarsan, ucu Türkiye’ye de ulaşan belgelerde adı geçenler, bu korkunç suç şebekesiyle ilişkisini yalanlamaya çalışırken, açığa çıkan isimler arasında, medyadan, özel yaşamdan uzak ya da yakından tanıyıp önemsediği kişiler olduğu için hayal kırıklığı yaşayan ama üzülmeyen utanmayan bir kitlenin olduğunu da unutmamak gerek.
Bir haftanın özeti gibi başladık devam edelim. Ülkemizde, milyonlarca insanın en az bir kez kapısından girip alış - veriş yaptığı Migros olayına da değinmek gerekiyor. Migros'ta başlayan ve devam eden hak arama direnişi ülkemizde ki, tüm büyük perakende ve lojistik zincirlerinde biriken o devasa öfkenin bir yansımasıdır. Migros depo işçilerinin direnişi, yalnızca bir şirketin ücret uygulaması ile sınırlı bir yerel olay değildir. Bu eylemler, emekçi ve emekli kesimlerinin giderek derinleşen ekonomik yoksulluğuna, çarşı-pazardaki yangına ve "geçinemiyoruz" feryadına karşı toplumsal bir reflekstir.
Bu sorunun çözümü artık sadece "yüzde kaç zam" sorusu ile geçiştirilemez. Çözüm; işçilerin örgütlenme imkânlarının yasal güvenceye kavuşması, taşeron sisteminin istisnasız sınırlandırılması ve emeğin görünür hale gelmesidir.
Düşük ücretler ve ağır çalışma koşulları, artık sadece bireysel bir mağduriyet değil, sistemin sosyal güvenlik mekanizmalarını da çökerten bir boyuta ulaşmıştır.
Migros örneği; taşeronlaşmanın, örgütsüzlüğün ve gelir adaletsizliğinin kesiştiği o tehlikeli noktada, emekçinin hak arama iradesinin somutlaşmış halidir. Bu direniş, sessiz yığınların sesi olma yolunda ilerlerken gelecekte başka sektörlerde ve iş kollarında da çok daha gür dalgaların kıyıya vuracağının en net işaretidir.
Deprem, Epstein ve emekçilerin hak arama eylemi, torunlarına sakız bile alamamanın utancı ile evine onların uyuduğu saatte gitmek için parkta oturan emeklilerin yaşam koşullarına halkın tepkisi. Yılın ikinci ayının ilk haftasında oluşan acı gözyaşı ve sisteme isyan sesleri, 2026 yılında nelerin nasıl değişebileceğinin de göstergesi.
Doğal felaketler sonrası, "çek, çak" nutukları ile önlem almayanlara, çocuklara yönelik ekonomik ve siyasi gücü kullanarak sapık bir yaşam sürdüren Epstein gibi iğrenç yapılara, ülkenin en büyük sermaye grubu olmanın verdiği güçle emekçileri ekmeksiz aşsız işsiz bırakanlara karşı susmak 2026 yılını değil gelecek yılları da yaşanmaz kılmaktır. İktidarın halkın gerçek sorunları üzerine karanlık perde kapatmasına izin vermeyeceğini söyleyen tüm muhalefet güçleri ve siyasi partilerin önceliği, halkın bu refleksini görüp, sesini duymalı ve bu haklı öfkenin sandığa yansımasını sağlamak olmalıdır..."
Yorumlar
Kalan Karakter: