ABD'nin Venezüella'yı işgali, Maduro ve eşini yatak odasından alıp götürmesi, elleri kelepçeli gezdirip teşhir etmesi ve Trump'un kendisini fahri Venezüella devlet başkanı ilan etmesi. İlk anda okuyunca yazınca bir ortaçağ masalı gibi gelse de, yeraltı zenginliklerinin özellikle Petrol savaşlarının 2026 yılı versiyonu. Bir emperyalist güç, kendini dünyanın jandarması olarak gören ABD'nin yeni bir güç gösterisi. Daha önce de örneklerini gördüğümüz yönetim şekli ne olursa olsun başka bir ülkenin içişlerine müdahalesi, iç çatışma çıkararak mevcut yönetimi devirme hamlesi. Nitekim, Venezüella'dan hemen sonra İran'da başlayan iç isyanlar, Suriye de özellikle Alevilere yönelik saldırılar da bunun artçı depremleri.
ABD’nin Maduro’yu kaçırması ülkemizde de farklı tepkilere neden oldu. Sol ve sosyalist yapılar "emperyalist saldırganlık" değerlendirmesi, iktidar kanadında günler süren sessizlik, Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Erdoğan ile ortağı Bahçeli, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan cephesinde “iç cephe” değerlendirmeleri dikkat çekti. Ve, ABD'nin bir ülkeyi işgali içerde, hem herkesi korku iklimine sürüklemek hem de “terörsüz Türkiye” projesi üzerinden “ iktidarın alternatifi yok” mesajı verilmesi için iktidar medyasını harekete geçirdi. Bu konu da, ABD'ye yönelik Erdoğan'ın tek kelime söylemeden “Şimdi anladınız mı neden iç cephe dediğimizi?” yaklaşımı da bu nedenle günlerdir medyada gündem oldu. Bu da, yıllardır, içerde sosyal, ekonomik alanlarda iktidarın çıkmaza sürüklendiği dönemlerde, Erdoğan ve ekibinin en iyi bildiği "Gündemi belirle, rakibi kendi sahana çek ve onların bir arada durmasını engelleyecek bir oyun alanı inşa et" yönteminden başka bir şey değil.
Nitekim, bazı AKP'li vekillerin, "Suriye de Sünniler öldürülüyordu, şimdi Aleviler öldürüyor" gibi ayrımcı mezhepçi bir tartışmayı gündeme getirmesi, "AKP den önce emeklilere aylarca maaş verilmiyordu, biz veriyoruz" gibi gerçekle ilgisi olmayan açıklaması, gündem değiştirme, gerçekleri gizleme, yoksulluğun, adaletsizliğin üzerini örtecek bir şaldan başka bir şey değil.
Özellikle, yargı eliyle baskının, hukuksuzluğun, evlerinden alınan insanların, aylarca cezaevinde tutulduğu, iktidarı protesto eden 50 kişinin 100 metre yürütülmediği, seçme-seçilme hakkının bile sorgulandığı bir ortama demokrasi demek mümkün değil. O nedenle, gündeme getirilen "Çözüm/ Açılım" diye tanımlanan kontrollü adımlara "demokratikleşme” diyerek, gerçek bir demokrasi olmayacağını yaşadığımız dönemler çokça gösterdi. işte bu aşamada da en büyük görev muhalefete düşüyor. Yoksulların, emekçi halkın, yarınları için endişe duyan gençlerin önüne sürülen, demokratikleşme sözlerine "normalleşme" diye cevap vermek, "iç cephe" ve "anayasa" paketinin ülkenin ya da toplumun dertlerine derman olma isteğiyle uzaktan yakından ilgisi olmadığını topluma bıkmadan yorulmadan anlatmalı. 23 yıldır yarattığı ekonomik enkazın altında kalmış, ülkeyi yönetme kabiliyeti ve refleksini kaybetmiş bir iktidarın ayakta kalma, varlığını sürdürme hamleleri tüm engellemelere rağmen 86 milyona anlatılmalı.
Bu konuda, CHP Genel Başkanı Özgür Özel'in, "Bizleri kutuplaştırarak iktidarını sağlamlaştırmak isteyenlere kötü haberimiz var. CHP, Erdoğan’a rağmen, Erdoğan’ın yoksul bıraktığı 86 milyonla, özellikle AKP seçmenleriyle buluşmaktadır. Vatandaşın sorunlarını biliyoruz." sözleri, muhalefetin teşhisi koyup tedaviye başladığının göstergesi olabilir.
Ancak, burada dikkat edilmesi gereken, CHP; “öteki mahalle, AKP-MHP seçmenine seslenme, herkesi kucaklama” gibi söylemlerin dozunu artırırsa, iktidar bunu koz olarak kullanabilir. Özellikle din, inanç üzerinden ve elinde tuttuğu medya gücü ile bu söylemi bir toplumsal çatışma ortamına çevirebilir. Bu nedenle muhalefet, İktidarın bu koşullarda kazanamayacağını bildiği için kaçmak istediği seçimi kendi istediği zaman dilimine çekme hamlelerine karşı duyarlı ve dikkatli olmak zorunda. Muhalefet, sokağın halkın sesini doğru okumalı. Sorunlara çözüm projelerinde de gerçekçi ve doğru adımlar atmalı, bunu halka da anlatabilmeli.
Unutmamak gerekir ki; ne ülkemiz dünkü ülke, ne de toplum ve seçmen dünkü, hiçbir şey eskisi gibi değil. Aslanın pençesi sökülmüş ve "Tarzan zorda."
Bugün iktidarın attığı her adım, adı demokratikleşme, çözüm, açılım ne olursa olsun, aslında, 23 yıllık iktidarın yarattığı enkazın altında kalması ve oradan çıkmak için uzattığı elini tutacak bir el araması. Özellikle, millet ittifakı listelerinden meclise giren isimlerin birer ikişer transferi, CHP den neden niçin hangi özelliği nedeniyle aday gösterildiği belli olmayan, düne kadar iktidara en sert sözleri söyleyen bir kaç ismin Erdoğan'ın fotoğrafına bile selam durarak AKP ye geçmesi. Bunların, enkaz altından çıkmak için uzatılan eli tutan bireysel olarak geçmişi enkazda olanların eli olduğu unutulmamalı. İktidarın, bu isimleri medyada sürekli konuşturarak, gündeme CHP'yi taşımasına dikkatle yaklaşılmalı. Gündem, bu siyasi transferlerin "ben ezelden beri AKP'li idim" soylemlerini tartışarak doldurulmalı.
Başta CHP olmak üzere, gerçek muhalefet partileri, İktidarın istediği, Erdoğan'ın yeniden aday olmasını da sağlayacak Anayasa değişikliği için 40 vekile ihtiyaç duyduğu gerçeğini göz ardı etmemeli. Ancak, Cumhur İttifaki ve AKP içinde Erdoğan sonrası hesaplar ve kavgalarin büyümesi de, AKP'nin 40 vekil arayışının sonuçsuz kalacağının bir işareti. Yani, kum saati muhalefetin lehine işliyorken, muhalefet iktidarı sandığa götürmek için demokratik kurallar içinde tüm gücünü kullanmalı.
( Tuna BÜYÜKŞAHİN )
Yorumlar
Kalan Karakter: